Hikayeniz İşinize Yarıyor Mu?

Hepimizin bir “hikayesi” var, bizler bu hikayelerimize kendi gerçekliğimiz adını veriyoruz. Kafamızın içerisideki ses uzun bir diyalog içerisindeyiz ve bu ses hiç susmadan bizimle konuşmaya, “hikayeyi” anlatmaya devam ediyor. İçimizdeki sesin bize anlattığı hikaye ailemizden, çevremizden, arkadaşlarımızdan geliyor.

Doğduğumuz anda inançlarımız ve değerlerimiz oluşmaya başlıyor ve tahmin edebileceğinizden çok daha erken bir yaşta bu değerler oturuyor.

Hayatlarımız devam ettikçe hikayelerimize yaşadıklarımızdan ve etrafımızdaki insanların yaşadıklarından çıkardığımız derslerle yeni bölümler ekliyoruz. Okulda, iş yerinde, arkadaşlarınızla olduğunuz sırada yaşanan olaylar hikayelerinizi biçimlendirmeye, ilerletmeye ve genişletmeye devam ediyor.

Senin Hikayen

Peki senin hikayen işe yarıyor mu? Hikayen hedeflerine ulaşmakta, başarılı olmakta, daha mutlu olmakta, konfor alanından çıkmakta ve istediğini elde etmekte sana yardımcı oluyor mu? Yahut senin hikayen hayallerine ulaşmak konusunda önüne engeller koyuyor ve senin mutsuz olarak köşende oturmana mı neden oluyor?

Hikayen senin iyi olup olmadığını etkiliyor mu? Öfke, stres, sıkıntı, üzüntü, mutsuzluk, pişmanlık; bütün bu duygular hikayemizin içinde olduğu sürece iyi olamayacağız, ancak bu duyguların gitmesine, yok olmasına izin verdiğimizde bizler için işe yarayan bir hikaye yaratabileceğiz. Sonuçta bir tane hayatımız var değil mi?

Bir günlük tutmaya başlayın, eğer hala başlamadıysanız, bu günlüğe sizi engelleyen ve işinize yarayan düşüncelerinizi yazın. Arada bir bu günlüğe göz atarak sadece bu günlüğün bile hayatınızdaki olumsuz şeyleri ne kadar azalttığını görebilirsiniz.

Kendinize yeni bir hikaye yaratmak için birkaç tavsiye:

  • Enerjik, pozitif insanlar bulun, onlarla vakit geçirmeye başlayın. Etrafınızda bu tip insanların olması size de enerji verecektir. Etrafınızdaki enerji vampirlerinden, modern tabiri ile, modunuzu düşüren insanlardan uzak durmaya çalışın.
  • Aşılabilecek küçük hedefler koyarak bunları aşmaya çalışın.
  • Eğer yeni bir hikaye için yardım almak isterseniz benimle yigit@yigitozdemir.com e-posta adresimden iletişime geçebilirsiniz.

Herkes yeni bir hikayeyi hak eder.

Öfke Nasıl Yenilir?

Keşke hiç sinirlenmeseydim dediğiniz o anı hatırladınız mı? Bu yazıda size öfke nasıl yenilir anlatmaya çalışacağım.

Hiç insanın iç huzurunu, iç onay sistemlerini bozduğunda neler yaşadığını düşündünüz mü? Bireylin kendisi ve çevresiyle olumlu ve onaylayan bir ilişki içerisinde olmadığı durumlarda dışarıya ne yansıyor?

İşyerinde pek çok insanın suratı asık, yollarda kimsenin birbirine tahammülü kalmamış, pek çok işyerinde çalışanlar alenen yahut gizliden birbirlerini kötülüğünü istiyor. En ufak hatasında insanlar birbirine bağırıyor.

Özellikle büyük şehirlerde yukarıdaki durumu daha net görmek mümkün. Birinin en küçük hatasında yahut yanlışında buna tahammül etmek yerine, bağırışmaya hatta kavgaya kadar kolaylıkla gidebiliyor olaylar.

İnsanlar Neden Sinirlenir?

Sinirlenmek diğer duygular kadar doğal ve gerçek bir his, ancak insanların neden sinirlendiğini hiç merak ettiniz mi?

Öfke genellikle korkunun arkasından oluşan ve vücudun korkuya verdiği tepkiyi gösteren bir duygu. Yani basitçe, korkan insan öfke duyar ve sinirlenir.

Metropoldeki İnsan ve Öfkesi

Metropollerde yaşayan insanlar trafik, kuyruklar gibi yerlerdeki öfkelenme anlarına çok kez şahit olmuştur. İnsanların işlerine, evlerine geç kalma korkusu, sorumluluklarını tam olarak yerine getiremeyecek olma endişesi yaşar büyük şehirlerdeki insanlar.

Yukarıda bahsettiğim korku ve endişe hali ise stress, öfke patlamaları ve genel bir sinirlilik hali olarak yansır. Daha küçük topluluklarda, bir kişi öfkelendiğinde, topluluğun diğer kısımı tehlikeden kaçmak adına bu kişiyi sakinleştirmeye çalışırdı. Ancak yaşadığımız topluluk, insanoğlunun alışageldiği topluluktan bir hayli büyük ve büyük bir kısmı endişeli.

Kızgın bir insanı sakinleştirecek kimse olmadığında, sakinleşmek bireyin kendi ödevi haline geliyor. Birey böyle bir duruma geldiğinde, kendisini nasıl koruyabileceğini bilmeli zira böyle durumlar hem kendi bedeninize zarar veriyor, hem de bilinçli yahut biliçsiz olarak diğer insanlara zarar vermek riski barındırıyor.

Öfkeye Önlem Almak

Bir olay yaşanmadan önce önlem almak, aslında o olay yaşandıktan sonra oluşacak olan zararı en aza indirmenin en kolay yolu.

Yukarıda büyükşehir örneğinden bahsetmiştik, önce büyükşehirlerde yaşayan bizleri neler yapıp önlem alabileceğinden bahsedelim daha sonra da ikili ilişkilerdeki boyuttan bahsedelim.

  1. Planlı olmak: aslında büyükşehirde yaşayan insanların en büyük sorunlarından bir tanesi bu. Plansız insanlar sinirlenir diyemem fakat ulaşım ve asla sonuçlanmayan uzun toplantılarda vakit kaybeden insanlarda bu hali çok görüyorum. Eve gittiklerinde yapabileceklerinden fazla görevleri var ve bu onların sürekli endişeli olmasına neden oluyor. Eğer görevleri planlayıp, yapabileceğinizden fazlasını üstünüze almazsanız bu endişe azalır.
  2. Empati kurabilmek: aynı alanı paylaştığınız bütün insanların aslında sizinkine çok benzer endişeleri var. İçlerinden kızıp bağırdınız birisi de sizinle aynı duyguları paylaşıyor ve karşı tepki aldığınızda bu sadece öfkenin büyümesi işine yarıyor.
  3. Kendini onaylamak: dün gece arkadaşlarınızla dışarı çıktığınız için bugün işlerin yetişmeyeceğini mi düşünüyorsunuz? Aslına bakarsanız haklısınız muhtemelen yetişmeyecek. Ancak sosyalleşmeye ve dışarı çıkmaya da ihtiyacınız olduğunu unutmayın. Bir anlık, kısa vadeli, bir gecikme yaşasanız da, aslında su içmek, yemek yemek kadar temel bir ihtiyacınızı tatmin ettiniz. Bu yüzden kendinizi suçlamak yerine, buna ihtiyacınız olduğunu bilin ve bu davranışınızı onaylayın.

Yukarıdaki üç madde aslında konuştuğumuz büyükşehir örneğinde insanların çok büyük bir çoğunluğunun uygulamaktan geri kaldığı şeyler. İnsanların başka başka farklı endişeleri de var elbette; maddi korkular (kriz dönemlerinde şiddet eylemlerinin arttığı bilinen bir şey), gelecek kaygısı, işsizlik korkusu gibi. Ancak bunların pek çoğu birey olarak bizim kontrolümüzde değil ve ancak elimizde olanları düzenleyebilirsek birey olarak mutlu bir hayat yaşamaktan bahsedebiliriz.

İlişkilerde Öfkeyi Yenmek

İlişki kelimesini ister evlilik, birliktelik olarak düşünün, isterseniz arkadaşlarınızla olan ilişkiniz olarak. İlişkilerde dönem dönem (ya da sürekli olarak) öfke sorunları olur. İki arkadaş birbirine kızar, kadın ya da erkek birbirlerine öfkelenir.

Büyük kavgalar, önü alınamayan sürekli öfkeler genellikle ilişkinin sonunu getirir. Ancak bundan daha kötü durumların da ortaya çıktığı olur, bu durumdan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Duygusal şiddet öfke ve endişenin ön planda olduğu ilişkilerde olabilir ve taraflardan birinin psikolojik sorunlar yaşamasına hatta intihara dahi sebep olabilir. İlişkilerde öfkenin önüne geçebilmek bu yüzden çok önemlidir.

Aslında burada kimse size bir sihirli değnek veremez ancak yukarıda saydığım üç madde burada da geçeli:

  1. Planlı olmak: ilişkilerde insanlar birbirlerine ve kendilerine karşı olan sorumluluklarını yerine getiremeyecek olma endişesi taşıyabilirler. İlişki içerisindeki bireylerin birbirlerine ve kendilerine karşı olan sorumlulukları konusunda planlı olmaları, bu stresi omuzlarından alacaktır.
  2. Empati Kurabilmek: İlişkilerdeki kıskanç insanları herkes bilir, sürekli olarak “beni aldatacak” enişesi yaşayanlar vardır. Aslına bakacak olursanız bu endişe çoğunlukla karşı taraf ile ilgili değil, bireyin kendisi ile ilgilidir. Karşı taraf ile empati kurabilen biri, onun gerçekten bu karakterde olup olmadığını bilir.
  3. Kendini Onaylamak: bir birey, kendi davranışını onaylayamadığın sinirini genellikle en yakınındaki insandan çıkarmayı tercih eder. Sanıyorum ki kimse sokaktan geçen birine “Dayı, sen de ne iğrenç bir adamsın, utan be utan’” dememiştir.

Hiç Öfkelenmemek Mümkün Mü?

Malesef.

Öfke en az mutluluk kadar doğal bir duygudur ve sağlıklı bir insanın yaşadığı kötü olaylar karşısında öfke duyması son derece doğaldır. Öfke ile ilgili doğal olmayan şey ise insanların ve kendinin zarar görmesi pahasına, hiçbir kazanım elde etmeden öfkelenmektir.

Sonuç Olarak

Hayatlarımızı öfkeden tamamen arındıramayız ancak gereksiz yere öfkelenmenin, endişe yaşamanın ve kendimize zarar vermenin önüne geçebiliriz. Bu yazıda öfkenin ve sinirin önüne nasıl geçilebileceğinden bahsettim.

Eğer eklemek istediğiniz, sormak istediğiniz bir şey olursa, aşağıdaki yorum kısmından yazabilirsiniz.

Birleştirilmiş Saha Teorisi ve Başarı

Elon Musk ismini birçoklarımız, yaptığı çılgın konuşmalardan, projelerden ve kurduğu şirketlerden duyduk. Pek çok insana mantıksız gelebilecekler işlere yatırım yaparak, uzun süre bilim ve sanayi dünyasında alay konusu olan bu kişi, gerçekten ne yapıyor?

ISS (Uluslarası Uzay İstasyonu) ikmal için bir roket göndermek, bugüne kadar özel sektörün hayal edemeyeği, yalnıca büyük devleter tarafından fonlanan yarı kamusal şirketlerin yapabileceği bir şeydi. Ancak Elon Musk elindeki kısıtlı sermaye ile diğer rakiplerinin çok altında maliyetlerle ve yeniden kullanılabilen roketlerle bu işi başardı.

Peki Musk’ın birbirinden bu kadar alakasız (ve ilk bakışta çok mantıksız) yatırımları yapmasının arkasında yatan sebep neydi? Ona şöhret ve para kazandıran bu yatırımları belli prensipler etrafında mı yapıyordu, yoksa yalnıcaz para kazanmak için mi bu denli büyük riskler alıyordu.

Kendisi bu yaptıklarını Birleştirilmiş Saha Teorisi olarak anıyor. (The Unified Field Theory)

Birleştirilmiş Saha Teorisi Nedir?

Birleştirilmiş Saha Teorisi prensip olarak birbirini tamamlayan ve destek olan farklı işleri yapmak anlamına geliyor. Örnek olarak yine Elon Musk’ın girişimlerini alabiliriz. Musk, Mars gezegeninde dünyanın insanlarının kolonileşip, yeni bir yaşam kurabilmelerini hayal ediyordu. Bu nedenle oraya ulaşmayı sağlayacak bir şirket kurdu, bu şirket SpaceX.

Marsta petrol olmadığından, orada kolonicilerin kısa mesafeler arası (0 – 1000 KM) ulaşımlarını sağlamak için Tesla isimli bir elektrikli otomobil şirketi kurdu.

Nükleer enerji gibi geçen yüzyıla ait teknolojileri savunmak yerine, Mars’taki koloninin enerji ihtiyaçlarını karşılayacak Solar City adlı bir şirket kurdu. Bu şirket her ne kadar ilk başlarda güneş paneli üretmek yerine bunların montajından sorumlu olsa da daha sonra panel üreticisi bir şirketi satın alarak, hem üretici hem de kurulum işlerini üstlenen bir şirket haline geldi.

İnsanların enerjileri, kısa mesafe ve çok uzun (gezegenlerarası) mesafelerde ulaşma problemlerini çözecek girişimlere sahip birinin bir sonraki adımı da orta uzunluktaki mesafelere ulaşım problemini çözmek olacaktır. Bunun için Hyperloop adını verdiği bir şirket daha kurdu. Hyperloop (şimdilik) 1600 kilometre uzunluğundaki mesafeyi çok hızlı bir biçimde alabiliyor.

Elon Musk Ne Yapıyor?

Aslında yukarıdaki adımları bir araya getirdiğimizde hepsinin tek bir amaç uğruna yapılan işler olduğunu görebiliyoruz.

Amacımız Mars gezegenine ulaşmaksa SpaceX tek başına yeterlidir, ancak orada yaşamayı, kolonileşmeyi hedefliyorsak diğer girişimler bize çok yardımcı olacak girişimler. (Ancak bu konuda daha atılması gereken çok adım var, su, gezegenin ısıtılması, tarım vb.)

Elon Musk ile ilgili bildiğimiz şeylerden bir tanesi, ofis kapısının her iki yanından, Mars’ın şuanki halinin ve kolonileştikten sonraki halini gösteren (tahmini) iki poster asılı.

Birleştirilmiş saha teorisi ile amacına giden yoldaki birkaç problemi birden aynı anda çözebiliyor, üstelik bu büyük hayalini de devletlere ve sıradan insanlara finanse ettirebiliyor.

Biri çıkıp bize şöyle seslenseydi tepkimiz ne olacaktı? “Ey dünyalılar, ben Mars’a gideceğim bana 15 Milyar Dolar para lazım, hadi verin onu bana!” insanlığın tepkisi ne olurdu kestirmek çok zor değil.

Bu nedenle Birleştirilmiş Saha Teorisine ihtiyacımız var.

Başarıyı Birleştirmek

Aslına bakarsanız başarı diye tanımlanan şey daha küçük boyuttaki onlarca zaferin birleşmesidir. Elon Musk’ın da yaptığı şey budur, gücünün yettiği kadar en büyük zaferleri üst üste koyarak Mars’a gitmek ve orada kolonileşmek başarısına sahip olmak istemektedir.

Birleştirilmiş Saha Teorisi bizler için de çok önemlidir.

Hayatlarımızı anlamlı kılan şey büyük hayallerimizdir. İnsanlar belki sizinle, Elon’a yaptıkları gibi, alay edeceklerdir. Bu yolun saçma, hayallerinizin de gereksiz olduğunu söyleyeceklerdi.

Aziz Sancar’ın hayali mutajene DNA’nın onarılması idi. Bunun için pek uzun bir öğrenme süresi, araştırma, deneyler ve “başarısız” deneylerden çıkan sonuçlarla yeni rotalar çizmek gerekti. Aziz Sancar 30 yaşındayken insanlara böyle bir hayali olduğunu söylese muhtemelen alay konusu olurdu. Ancak o diğer pek çok küçük parçayı, eğitimi, labaratuvar imkanlarını, araştırmalarını ve yaratıcılığını bir araya getirerek birleştirdi ve hayalini kurduğu şeyi başardı.

Aziz Sancar yalnızca kendi hayatını daha anlamlı kılmadı, bizim hayatlarımızı da daha güzel bir hale getirdi.

Hepimiz için, hayatlarımızı anlamlı kılacak, bizi mutlu edecek daha bir hayal gerekir.

Büyük hayallerimizi gerçekleştirmek için birleştirilmiş saha teorisine göre, bizi bu hayale ulaştıracak küçük parçaları bulmak ve ilk başta bunların üzerine çalışmak gerekiyor.

İnsanlara yardım mı etmek istiyorsun? Bunu nasıl yapabileceğine, yeteneklerine, elindeki güce odaklan ve küçük birkaç parça bulup sırayla bunları geliştirmeye başla. Büyük hayallerimize ulaşmak bizi zengin eder mi bilmem ancak bizleri daha mutlu daha tekamül insanlar yapacağı kesin.

Elli, atmış santim boyunda bir memeli yavrusu olarak geldiğim şu alemde konuşmayı öğrendim, Bu beni alemin sıradan bir parçası olmaktan çıkarıp onun sohbet ortağı yapıyor.

A.M. Celal Şengör

Büyük amaçlara tek adımda ulaşmak mümkün değildir, bu da insanların pek çoğuna korku ve endişe hissettirir ki bu da insanları, beceriksiz duruma sokar. Bu durumla başa çıkabilmek her ne kadar kolay olsa da, bazıları için dipsiz bir kuyaya düşmeye benzer.

Küçük parçalara bölünmüş, birleştirilmiş, bir büyük hayal küçük zaferlerin üst üste yığılması ile oluşacağından, beceriksiz duruma düşmeyi zorlaştıracaktır.

Birleştirilmiş sahalarınızın her birini iyi analiz etmeli, iyi okumalı ver herbir sahadaki zaferi nasıl kazanılacağını düşünüp, en iyi oyunumuzu oynayıp kazanmamız gerekir. Her bir sahadaki mücadelenin büyük zorlukları olacaktır.

Tökezlemekten ve rahatsız olmaktan keyif almamız gerekiyor. Eğer planlarımız, rahat ederek, yorulmadan bir noktaya gelmeyi içeriyorsa, muhtemelen o planı yırtıp atmalıyız!


Peki sizin “birleştirilmiş sahanız” nedir? Birleştirilmiş sahanız küçük parçalara ayrılıp, başarılabilir mücadelelere bölünebiliyor mu? Hadi, aşağıya bir yorum bırakın ve bunun üzerine konuşalım.

Bir dahaki yazıda görüşmek üzere.


Başarıyı Hissedebilmek ve Sahip Olmak

Bazı insanların hayat hikayelerini okuduğunuzda onların başarmak için yaratılmış kişiler olduğunu hissettiğiniz olmuştur. Bu kişiler gerçekten doğanın onlara bahşettiği muhteşem yetenek ve şanslarla mı doğdular, yoksa onları diğer insanlardan ayıran başka türlü bir şey mi vardı?

Becerikli Durum

Kendinizi enerjinizin doruğunda, her işi başarmaya muktedir ve mutlu hissettiğiniz bir anı hatırlayın. O an size ne iş verirlerse versinler, hedefiniz ne olursa olsun, planınız ne olursa olsun başaracaksınız gibi geliyordu değil mi?

İşler ne kadar uzarsa uzasın, ne kadar sarpa sararsa sarsın, sanki sizi yolunuzdan hiçbir şey ayıramazmış gibi hissettiğiniz mutlaka olmuştur.

İşte bu halimize becerikli durum deniyor.

Becerikli durumda olmak pek çoğumuzun algılarımızı daha açık bir şekilde kullanmamıza yardımcı oluyor. Becerikli durumdayken, diğer durumlarımıza göre çok daha etkin çalışıp daha iyi başarılar elde edebiliyoruz.

Ancak bu becerikli durumdan bir şekilde çıkıyoruz. Bilerek ya da bilmeyerek, birçok şeyi yapmaya muktedirken bundan kendi isteğimizle, bile isteye vazgeçiyoruz. Aslında yapılması çok zor olan bir şeyi yapıyoruz.

Becerikli Durumu Terketmek

Becerikli duruma nasıl geçileceğine değinmeden önce, bu durumun nasıl terkedileceğini anlatmak istiyorum. Aslında becerikli durumu terk ederken ne kadar zor bir şey yaptığımıza birlikte bakalım.

Becerikli durumdayken, kaslarda bir gerginlik olur, çoğunluklar duruş dik ve kafa karşıya bakar, soluk alış verişler derin ve sabit bir tempoda ilerler. Bu durumdan çıkabilmek için yapmamız gereken ilk şey omuzlarımızı düşürmektir. Bunun ardından daha kısa nefesler almak, başımızı öne eğmek bu durumdan çıkmamıza yardımcı olur.

Fiziksel durumumuzdaki değişimin ardından bunu zihinsel bir takım değişimlerle de süslemek gerekir. “Başaramayacağım” korkusu, insanlar ne düşünecek korkusunu da eklersek, becerikli durumdan tam anlamıyla çıkmış oluruz.

Yukarıdaki durumdayken, hangimiz geleceğimiz için planlar yapabilir ve buları uygulayabiliriz ki?

Yapamayacağımızı düşündüğümüz her seferinde haklıyız. Yapabileceğimizi düşündüğümüz her sefer de haklıyız. Zira bu kararı veren, eylemi planlayan ve eylemleri gerçekleştirenler bizleriz. Daha yola çıkmadan, zorlu bir virajı düşünmek size yardımcı olmayacaktır.

Becerikli Duruma Geçmek

Becerikli duruma geçmek için daha önce kendinizi bu şekilde hissettiğiniz bir ana geri gitmelisiniz. Omuzlarınızı kaldırın, dik bir pozisyona geçin. Daha önce kendinizi becerikli durumda hissettiğiniz bir an bulun.

Bu anda hissettiklerinize odaklanın, etraftaki seslere, o an gördüğünüz şeylere, düşüncelerinize. İçinizden geçenleri hatırlamaya çalışın ve fiziksel duruşunuzu koruyun.

Gözlerinizi açtığınızda, o an hissetiklerinizi tekrar hissetmeye çalışın. Böylece becerikli duruma geçebilirsiniz.

Eğer alıştırmayı bıraktığınızda hemen beceriksiz duruma dönüyorsanız alıştırmayı bir süre daha tekrar etmeye ihtiyacınız var demektir, belki de seçtiğiniz anı yeterince becerikli bir durum değildir?

Her iki durumda da alıştırmayı tekrar etmeye devam edin. Zira becerikli durumda her defasında daha uzun süre kalabileceksiniz.

Becerikli Durumu Korumak

Benim kendimde ve etrafımdakilerde gördüğüm şey becerikli durumu bozan çoğunlukla olaylar olmuyor. Genellikler bizler bunu hiçbir olaya gerek kalmadan kendi kendimize başarabiliyoruz.

İnsanların çok büyük korkuları var, ülkemizde bunlardan en büyüğü başarısızlık korkusu, diğeri de alem ne der korkusu. Nispeten yaygın görülen diğer korkulardan biri engelleri aşamama korkusu bir diğeri ise rahatsızlık korkusu.

Bunlarla nasıl başa çıkabileceğimizi öğrenmemiz gerekiyor. Başarısızlık tamamen bakış açısı ile ilgili bir durum. Benim bildiğim kadarıyla, yeterince başarısız olup, onları tecrübelere ve bilgiye dönüştürmeden başarılı olmanın bir yolu yok.

Ayrıca, insanlar zaten şuan sizin hakkında pek çok şey söylüyor. Onların düşüncelerini değiştirmenin de pek çok yolu var elbet ancak bu yollardan bir tanesinde bile onların istediği hayatı yaşamanız gerekmiyor! (Bu konuyla ilgili bir makale yazacağım)

Kendi planlarını yapmayanlar, başkalarının planlarında oyuncu olurlar.

Tökezlemekten ve rahatsız olmaktan keyif almamız gerekiyor. Eğer planlarımız, rahat ederek, yorulmadan bir noktaya gelmeyi içeriyorsa, muhtemelen o planı yırtıp atmalıyız!

Rahatlığı içeren bir gelecek planı öngörüsü düşük bir gelecek planıdır. Engelleri ön görememiştir ve başarsızlığa mahkumdur.

Eğer kafamızdaki bu korkuları farklı biçimlerde düşünebilirsek, becerikli durumda daha uzun kalmayı da başarabiliriz.

Hatalarımız ve başarısızlıklarımız bizim için öğretilerdir, bu hayatta gördüğünüz hiçbir başarılı insan, başarsızlığı tadıp, ondan ders almadan başarılı olmadı. Kimse bir ders kitabını sadece bir kez okuyarak sınavından yüksek notlar almadı.

Başarısızlık, başarıya giden yolu keşfetmektir.

Sizlerden ufak bir ricam var, başarısız olacağınızı, bir işi beceremeyeceğinizi düşündüğünüzde (ama sınav sırasında değil, çalışırken 🙂 ) becerikli duruma geçme alıştırmasını tekrarlayın.

Başarmak için önce başarmayı hissetmek gerekir!

Televizyonu Çöpe At

Herkesin evinde, çoğunlukla oturma alanının en özel kısmında yer alan bir elektronik cihaz televizyon, mutfak robotu gibi, kullanılmadığında dolaba kaldırılan, ihtiyaç duyulduğunda çıkarılıp kullanılan bir cihaz değil. Sürekli baş köşede ve oturma alanında geçirilen sürenin çoğunda açık.

Televizyon ne işe yarar?

Süpürgenin evdeki işlevini herkes bilir, yahut kimse ketıl ne iş yapıyor diye sormaz. Bu elektronik cihazların sürekli olarak açık durmasına da gerek yoktur zira bunlar ihtiyaçları gidermek için kullanılır.

Bir tanıma göre Zeka alet yapma/kullanma becerisidir. Ulaşmak istediğimiz amaçlar için, elimizdeki aletleri uygun olarak ve doğru biçimde kullanmak zekamızın ne kadar gelişmiş olduğunun bir göstergesi.

Aşağıda hayvanların alet kullanma becerileri ile ilgili bir iki video koyacağım 🙂

Televizyonu hangi maksatla kullanıyoruz peki; İletişim için mi? Dış dünyadan haberdar olabilmek için mi? Yoksa kendimizi rahatlatacak bir cihaz olduğu için mi?

İletişim ve dış dünyadan haberdar olabilmek için kullandığımız farklı aletler de var artık, akıllı telefon bunların en önemlilerinden. İletişim ve haberleşme ihtiyacımızın çoğunluğunu bu cihazlardan karşılıyoruz. En son kaç yıl önce bir haberi ilk defa televizyonda gördüğünüzü hatırlıyor musunuz yahut haberin daha yalın bir biçimde verildiğini?

Kişilik Modellemesi ve Televizyon

İnsanların büyük bir çoğunluğunun televizyonu kullanma nedeni hemen hemen aynıdır.

“Yorucu geçen bir günün ardından rahatlamak”

Peki televizyonlar bunu nasıl yapıyor? Ya da soruyu şöyle sorayım, televizyonlar gerçekten sizi rahatlatıp dinlendiriyor mu?

İşin gerçeği böyle değil. Televizyonlar insanlara farklı (ve istedikleri) insan modellerini gösterirler. Kitap okuyarak öğrenebileceğiniz duygusal olarak olgun, bilgili, çalışkan modeller yerine sizlere basit, dertleri farklı, (özellikle ülkemizde genelde) zengin insan modelleri sunar.

Farklı İnsanları Modellemek

Bunu anlatma sebebim şu, insanlar modelledikleri insanlar olurlar zamanla. Örneğin fakir bir mahallede büyüyen biri, sürekli olarak çaresizlik ve fakirlik gördüğü için, maddi olarak zenginleşmenin nasıl bir şey olduğunu bilemez. Fakat iş yapan bir ailede büyüyen bireyler, ticaretin, işin nasıl yapıldığını ve nasıl başarılı olacağını bilir.

Farklı insanları modelleyebilme yeteneği bu yüzden çok anlamlıdır. Hemen her insan, aynı zihinsel yapıda doğar. Yani iki kişi aynı davranış ve düşüncelerle büyürlerse, aynı başarıyı yakalarlar.

NLP tekniğinde değişim farklı modeller üzerine kuruludur, bunun tam tersi de geçerli, yani başarısız insanları modellerseniz, başarısız olursunuz.

Televizyonun amacı da aslında bu, ekranda gördüğünüz sahte hayatları, modellemeniz için yedi gün, 24 saat boyunca sunar. Mafya dizilerinin popüler olduğu dönemi düşünün, insanlar Polat Alemdar gibi yaşamak için onun gibi giyinip, onun gibi konuşuyorlardı.

Hani çok popüler bir laf vardır, “televizyonlar reklam satar” denir, aslında televizyonlar reklam satmaz. Televizyonlar size modellemeniz için bir yaşam tarzı satar, bu sayede onların ihtiyaçları sizin ihtiyaçlarınız halini alırlar.

Neden Televizyonsuz Bir Hayat?

Yalnızca televizyon mu? Elbette hayır, bugün YouTube üzerinde okumamayı, okulu bırakmayın öven ve özellikle ilk ergenlik çağında izleyici kitlelerine bunu defaatle anlatan insanlar var. Bu insanları ilk ergenlik çağındaki gençler kolaylıkla modelliyorlar ve onların hayat tarzını, onların düşünce ve davranışlarını içselleştiriyorlar.

Televizyon ve bu cihazların olmadığı bir hayat bize ne getirebilir?

Öncelikle bol bol vakit. Milyarlarca dolarınız bile olsa, bir tek saniye satın alamazsınız. Sevdiğiniz şeyleri yaparak, sevdiklerinizle vakit geçirerek harcayacağınız bir saniyeyi, size kolay “mutluluk” getiren bir şeyle harcamak istediğinize emin misiniz?

Yalnız bundan daha önemli olarak, size daha gerçek, daha güzel şeyleri görmek, tanımak için bir fırsat verecek.

Başarılı olmak mı istiyorsunuz? Mutlu olmak mı istiyorsunuz? Yapmanız gereken şey, mutlu insanları, başarılı insanları, sağlıklı insanları modellemek. Ancak bunu televizyonda yapamazsınız.

Uzun süredir, başarılı insanlar neden başarılıdır diye düşünüyorum, araştırma yapıyorum. Mutlu insanlarla diğerleri arasındaki farkı yaratan şey nedir sorusunun cevabını arıyorum.

Bu insanların büyük çoğunluğu, diğer başarılı insanların, mutlu insanların yolundan gidiyor.

Neden Bill Gates yılda 50 kitap okuyor da Fox kanalındaki keyfin tadını çıkarmıyor?

Siz Bill Gates kadar başarılı olmak istemiyor musunuz? Bill Gates’in sizden daha mı çok vakti var?

Başkalarının Şekillendirdiği Algılar

Kurallar çok basit:

Eğer algılarınızı başkasının şekillendirmesine izin verirseniz, onların size sattığı hayatı yaşarsınız.

Eğer kendi planlarınızı uygulamaya geçemezseniz, başkalarının planlarında oyuncu olursunuz.

Şimdi değişime başlayın, sizi körelten, size başka yaşam tarzları satan kim varsa, ne varsa, hayatınızdan çıkarın ama önce:

Televizyonu Çöpe At!

Alet kullanan hayvanlar videosu.

Gerçeklik Nedir?

Etrafımızda olan biteni nasıl görüyoruz? Cevabın gözlerimizle olduğunu düşünüyorsanız büyük bir yanılgı içerisindesiniz. Etrafımızda olup biteni beynimizle görürüz. Gözlerimiz yalnızca nesnelerden yansıyan ışınları, dijital sinyallere dönüştürüp sinir sistemimize aktarır. Görme eyleminin gerçekleştiği yer ise beynimizdir.

Beynimizin görevi ise bir takım öğrenilmiş veya genetik olarak aktarılmış filtreler kullanarak bu sinyalleri bilince ulaştırmaktır. Bu filtrelerin bir kısmı, hayatta kalmamız için doğuştan gelir ancak daha büyükçe bir kısmı zaman içerisinde edindiğimiz deneyimler sonucu oluşur.

Aynı trafik kazasına şahit olan iki insanın insanın ifadelerinin birbirini tutmaması da bu nedenle olur. Evet, bir trafik kazası olmuştur ve gözlemci bir robot olsaydı, hangisinin daha hızlı olduğunu söyleyebilirdi

Şöyle bir video ile algı – gerçeklik arasındaki bağlantı konusunu biraz daha pekiştirelim:

Evet, bir gerçeklik var ama bu gerçeklik en azından bizim algıladığımız şey değil. Bizim algıladığımız şey aslında, algılamayı öğrendiğimiz, algılamak için hazırlandığımız şey.

Konuyu daha derinlemesine incelemeden önce, Apollo Robbins’in TED konuşmasını da buraya eklemek istiyorum. Apollo Robbins, konuşmasında, insan algısının aslında ne kadar zayıf olduğunu ve ne kadar kolay yönlendirilebileceğini gösteriyor. Bu videoda gerçekleşen bir olay var, olayın gerçekleştiği kesin ama algılarınız acaba bunu yakalayabilir mi?

Tabi, Apollo Robbins bu alanın uzmanı, olayı algılayamadıysanız bunun için kendinizi suçlamayın.

Aslında bu konuya daha sonraki yazılarımda tekrar değineceğim, ancak bir yerinden sizlerle paylaşmak istediğim bir konuda var:

Algılar nasıl oluşur?

Eğer gerçeklik bizim gördüğümüz şey değilse, deneyimlediğimiz hayat aslında bir algıdan ibaretse, bunlar nasıl oluşur?

Algıladığımız şeyler aslında verinin beynimizde inançlarımıza göre filtrelenerek, bilince yansıttığı şeylerdir. Örneğin tuzluğu arıyorsunuz. Eğer “Tuzluğun yerini bilmiyorum” derseniz, tuzluk gözünüzün önünde olsa dahi göremezsiniz. Çünkü beyniniz, bilmediğiniz inancına dayanarak tuzluğun bilincinize ulaşmasını engelleyecektir.

İnançlarımızın çok çok ufak bir kısmı kalıtımsal olarak bize ulaşır. Büyük bir kısmını çevremizden, kalan kısmını ise deneyimlerimizden kazanırız.

Çevreden kazanılan inanca şu örneği vermek mümkündür. Fakir bir mahallede büyümüş bir genç, başarılı ve zengin insanların doğuştan şanslı olduklarını, fakir bir hayatta yetişmiş bir insanın başarı şansının olmadığını düşünür.

Başaracaklar, çünkü inanıyorlar. Başaramayacaklar çünkü inanıyorlar. Her iki durumda da haklılar.

Algılarımızın bu denli farklı olmasının nedeni, filtrelerimizdir. Filtrelerimiz, inançlarımızın sonucu olarak ortaya çıkar ve beynin neyi, ne şekilde yorumlayacağına karar verir.

İnançları değiştirebilirsek, hayatlarımızı değiştirebiliriz. Bütün kutsal kitaplar da bunu anlatmıyor mu zaten? “İnanırsan her şey iyi olacak”, “inanırsan yapabilirsin” Eğer inancınızı bir yönde şekillendirmeyi başarırsanız algınız ve davranışlarınız da değişecektir.



Neden Yazıyorum?

Yazmak eylemi, kendimi bildim bileli, benim için önemli bir eylem. Eylemin benim için önemli olması, bu eylemi kullanarak yalnızca önemli şeyleri paylaşmaya itiyor beni. yigitozdemir.com alan adını aldığımdan beri boş tutmamın nedeni de bu. Kendim için önemli olanlardan çok herkes için bir şeyler yapmak istiyordum ve bugün öne çıkıp bunu gerçekleştirmeye karar verdim.

Hayatlarımız farklı sıkıntılarla, farklı mücadelelerle dolu. Temel yanılgımızsa, en zorlu problemlerin kendimizin olduğunu düşünmemiz.

İyi ağaç kolay yetişmez. Rüzgar ne kadar kuvvetli eserse ağaçlar da o kadar sağlam olur.

Yaklaşık bir sene önce, yaşadığımız hayatın aslında gerçeklik olmadığını farkettim. Yaşadığımızı sandığımız hayat aslında beynimizin basitleştirilmiş bir yorumundan ibaret. Beynimiz, algılarımızdan aynı anda gelen binlerce sinyali, önemlerine göre filtreliyor ve bize sadece hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğumuz sinyaller, istediğimiz şekilde ulaşıyor.

Eğer sinir sistemimizden her gelen sinyali algılıyor olsaydık muhtemelen çıldırırdık. Düşünsenize, elinizi koyduğunuz bilgisayarın sıcaklığını, yüzeyini, parmağın basıncını binlerce farklı sinir hücresi ile hissediyoruz. Bunların kaç tanesinin bilincinde olabiliyoruz ki?

Hayatta kalmak için bunları filtrelemeye ve sadece ihtiyaç duyduklarımızla yola devam etmeye ihtiyacımız var. Filtreleme yöntemlerini de yıllar içerisinde öğreniyoruz. Çoğunlukla çevreden öğrendiğimiz bu filtreleri, deneyimlerimizle pekiştiriyoruz.

Eli bir kere yanmış bir çocuk, bir dahaki sefer, bir yere dokunurken öncelikle onun sıcaklığına odaklanacaktır. Dokunma eyleminin onu verdiği diğer şeylerle ilgilenmeyecektir.

İnançlarımızı değiştirirsek, algılarımızı, düşüncelerimizi de değiştirebiliriz. Durumları değiştiremeyiz ancak durumları kavrama biçimlerimizi, tepkilerimizi ve sonuçlarını değiştirebiliriz.

Bunu farkettiğim günden beridir, bu konuda bir şeyler okumaya, öğrenmeye çalışıyorum. Kendi deneyimlerimi bu yolla yorumlamaya, değiştirmeye çalışıyorum. Öğrendiklerimi unuttuğumu, bazen uygulayamadığımı farkettiğimde bu yazıları yazmaya karar verdim.

İçeriklerimi, genel itibariyle, NLP kuramından seçip oluşturacağımı düşünüyorum. Bazılarını salt kendim için yazacağım, bazılarını da başkalarıyla paylaşmak için.

İnanıyorum ki, insan kendini yeni baştan yaratabilir.